8000 Yıl Önce

         Utu her zamanki gibi oturduğu yerden, karanlığı izliyordu. Gösteri birazdan başlayacaktı. Babası ise çoktan uyanmış ve ava gitmişti. O ise avlanmayı sevmiyordu. O sadece merak ediyordu ve öğrenmek istiyordu. Aklında binlerce soru vardı. Sonra her zamanki, o büyülü anlar başladı. Issız ve sonsuz karanlık yerini yavaş yavaş aydınlığa, bırakıyordu. Uzaktan her zamanki gibi kurt ulumaları devam ederken,  önce serin bir rüzgâr esmeye başladı, deniz yavaş yavaş tüm ihtişamı ile ortaya çıkıyordu. Gösteri yeni başlamıştı. Denizin ortasında önce, büyük bir ışık süzülmeye başladı. Utu gözünü kırpmadan ışığa baktı. Işık zaman geçtikçe büyüyordu. Sanırım biri denizin ortasında ateş yakıyor, diye düşündü. Işık daha da büyüdü ve turuncu rengi artık koyu bir hal almaya başladı. Sonra o ışık artık denizle vedalaşıp gökyüzüne doğru yükseldi. Kızıl bir ateş topu suyun içinden gökyüzüne doğru yükselirken, geceyi aydınlatan ay ve yanındaki yıldızlar kaçmaya başladılar. Ateş topu o çok kızmış olmalıydı. Çünkü artık ona bakamıyordu.

Utu’nun günleri hep böyle geçiyordu. Evlerinin yamacında olduğu tepenin zirvesine çıkıyor ve her sabah güneşin doğuşunu seyrederken, geceleri ise ayı ve yıldızları izliyordu. Aklındaki binlerce soru vardı ve hiçbirinin cevabını bulamıyordu. Gece parlayan şey, onun yanında binlerce ışık ve her sabah çıkan o muazzam ateş topu… Neydi hepsi? Dahası nereden gelmişlerdi bu tepeye? Babasına ve annesine defalarca sormasına rağmen kimse bilmiyordu. Burada onlarca kişi vardı ama kimse merak etmiyordu onun merak ettiklerini.

Babası ile birlikte diğer akrabaları günlerdir ava gitmişlerdi ve Utu onların gelmesini, bekliyordu. Ya hiç gelmezlerse diye düşündü Utu? Korkuyordu, sanki babası hiç gelmeyecekti. Neyse ki, korktuğu başına gelmedi. Köyün avcıları günler sonra geldiler. Hem de elleri dolu gelmişti. Geyik, keçi, domuz, tavşan gibi birçok hayvan avlamışlardı. Sonunda ziyafet çekeceklerdi.

Utu gerçekten mükemmel bir dünyada yaşıyordu. Dümdüz bir ovanın ortasında yalnız bir tepenin eteklerinde ailesi ve akrabaları ile birlikte mutlu günler geçiriyordu. Tepenin etrafı papatya çiçekleri ve ağaçlar ile doluydu. Dahası çevrede oldukça fazla su vardı. Hem bu sularda çok fazla balık bulunuyordu. Tepenin zirvesi ise doyumsuz manzaralar sunardı. Bir taraftan deniz gözükürken, diğer taraftan da karlı dağlar görünürdü. Her yer yemyeşildi. Tavşan sayısı da oldukça fazlaydı. Utu’nun babasının dediğine göre buralar sonsuza kadar onlara aitmiş. Buraya nereden geldiklerini bilmiyordu ama sonsuza kadar burada kalacaklarına emindi. Utu’da büyük bir avcı olacaktı. Utu karlı dağların arkasında ne olduğunu merak ediyordu. Babası ise oralara gitmenin imkânsız olduğunu çünkü orasının canavarlara ait bir yer olduğunu söyledi. Zaten babası bir defa bir canavar görmüştü. Anlattığına göre, 4 ayağı olan bu canavarın büyük pençeleri, kocaman dişleri, kalın tüyleri ve büyük bir burnu vardı.

Utu burada olmaktan çok mutluydu. İstediği gibi oyun oynuyordu. Kendisine çamurdan çanak yapan Utu onun üzerine çeşitli şekiller çizmişti.  Kendisini ve ailesini anlatıyordu. Ailesi ile harika zaman geçiren Utu bir gece korkunç bir patlamayla uyandı. Çok korkmuştu, ne yapacağını bilmiyordu. Etrafta herhangi bir şey gözükmedi. Korku içinde güneşin doğmasını bekledi, ama güneş doğmadı. Bir daha hiç gündüz olmadı. Üstelik yıldızlar ve ay da artık yoktu. Etrafta korkunç bir koku ve siyah bulutlar vardı. Günlerce güneşin doğmasını beklediler ama güneş bir daha hiç doğmadı. Çevresindeki bazı insanlar ölmeye başladı. Eskisi gibi nefes alamıyordu. Artık burada kalamayacaklardı ama nereye gidecekleri hakkında herhangi bir fikirleri de yoktu. Utu çok sevdiği tabağını toprağa gömdü. Çünkü tekrar geleceğini düşünüyordu ve ailesi ile birlikte yola çıktılar ve son kez tepeye el salladı. Güle güle Ter…
       (Nereden bilebilirdi ki, Ege’deki Thera Yanardağının patladığını.)

          1000 Yıl Önce

Tüccar Zeno tüm kervanı ile birlikte 3 gündür sıcak Akdeniz günlerinde yoldaydı. Oldukça bitkin düşmüşlerdi. Selevkos’un şehri Seleucia’dan(Silifke) aldığı malları, Pegasus’un şehri Tarsos’a(Tarsus) götürmek zorundaydı. Oldukça yorulan Zeno adını sıkça duyduğu Termil tepesi’nin yanında mola verdi. Tepenin zirvesinde küçük şirin bir kale vardı. Her yanı saran su kaynakları ve yemyeşil doğası harika bir dinlenme alanıydı. Buradan geçen her kervan mutlaka mola verirdi. Etrafta gördüğü Ayçiçekleri ve papatyalar insanın içini ısıtıyordu. Tepenin zirvesinde ise tadına doyulmaz bir manzara vardı. Güneyde Akdeniz, Kuzeyde ise Toroslar… Keşke sonsuza kadar burada kalabilseydi ama yola çıkmak zorundaydı. Güle güle Termil…

26 Yıl Önce

       Henüz okula gitmiyordum. Artık evde olmak canımı sıkıyordu, her gün evimizin damından izlediğim ve adı Tırmık olan tepeye doğru gitmek üzere evden kaçtım. Etraftaki ayçiçekleri ve papatyalar beni büyülemişti. Tepenin yanında bisiklet süren insanlar vardı ve çok şaşırmıştım. Bisiklet sürerek tepenin zirvesinden aşağıya iniyorlardı. Hayran hayran onları izledikten sonra, tepeye çıktım. Yıkılmış ve ne olduğuna anlam veremediğim taşlar vardı. O taşlara dokunmak bile heyecan uyandırmıştı bende. Taşın bile ruhu vardır. Deniz ve dağlar harika görünüyordu. Burada her şey çok güzeldi. Keşke daha uzun kalabilsem ama şimdilik gitmek zorundayım. Güle güle Tırmık…

3  Ay Önce(Mart 2020)

        Yıllardır defalarca geldiğim ve çokça fotoğraf çekip gittiğim bu yer artık yok olmak üzere. Maalesef tepenin etrafındaki toprak zemin aşınmaya başlamıştı. Yıllardır Akdeniz Belediyesi’nin burayı canlandırmak üzere bir projesi olduğu yazılır ama 12 yıldır yapılan herhangi bir şey yok. Kuzeydeki Hal Kompleksi ve Güney tarafındaki Hayvan pazarı ile birlikte sanki buraya ait değilmiş ve artık ölmeyi bekleyen bir hasta gibi yorgun görünüyor, binlerce yıllık Tırmıl. Deniz bile zar zor gözükürken, çocukluğumda gözümde kalan manzaradan eser yok şimdi. İnsanlığa binlerce yıl ev sahipliği yapmış bu harika yerin tek misafirleri başıboş köpekler artık. Şehir bir canavar gibi tepenin etrafını sarmış durumda. İşgal edilmek üzere olan bir kale. Artık son gücü ile direniyor ama pek umut yok. Sanırım yakın zamanda, son kez güle güle diyeceğiz.

 

NOTLAR

             Maalesef burası hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır.

       1) En son kazıyı Avusturalyalı Arkeolog Veronica Seton-Williams 1951 yılında gerçekleştirmiş. Seton-Williams, Tırmıl Tepe’den Turmil ya da Termil olarak bahsetmekte ve bu höyüğün Tarsus ile Mersin arasına konumlandırılan bir Bizans kalesi olan Kale-i Habelleç olabileceğini vurgulamaktadır.

        2) Kazıda çanak ve çömlek parçaları bulunmuş ama Mersin Arkeoloji müzesinde göremedim.
           (Kim bilir belki de Utu’ya aitti.)

        3) Tırmıl Tepe’ye ait eski resimleri bulamadım. 1800’lü yıllara ait fotoğrafların bir gün yayınlanacağını umuyorum.

        4) Konuştuğum yaşlı bir Mersinli, kalenin kurtuluş savaşı yıllarında yıkılarak askerler için sığınak haline getirildiğinden bahsetti. Dedesi o yıllarda askermiş.

        5) Kazıyı yapan Arkeoloğun kazı hakkındaki notlarına ulaşamadım. Umarım detaylı tasvirleri vardır.

        6) Haçlı seferlerine ev sahipliği yaptığına dair bazı notlar var.

        7) Tumil, Termil, Turmil, Tırmık, Tirmil ve Tırmıl gibi isimler ile anılır. Resmi olarak Tırmıl adı kullanılmaktadır.

        8) Kale Yumuktepe’nin ikizi olmak ile beraber Mersine dair en eski 3 yerleşim yerinden biridir.  Tırmıl Tepe, Yumuktepe ve Çavuşlu Höyüğü Tunç Çağından kalma yerlerdir.

        9) Aslında çevrede birçok kale ve höyük bulunmaktadır. Yumuktepe, Yaka kalesi, Hebilli Kalesi, ve fabrikalar arasında kalan adını bilmediğim bir höyük.

       10) Kale ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır ve Silifke ile Tarsus arasında önemli bir durak konumundadır.

Şimdilik öğrendiklerim bunlar.
Umarım daha fazla bilgi edinebilirim ve her şeyden önemlisi, burası yok olmadan hak ettiği değeri bulur.

                                                                                                                                                                     Ergül VAROL

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir